Dilediğim şey uçmak değil
Kıyına demir atmaktır
İstekler ve İhtiyaçlar
kadıköy'de bir akşam vaktiseni öpmek isterim;
kaşlarına sürülü gizi
gözlerinden izlerim
seni öpmek isterim
gözlerinin mehtabına dalıp
o güzel saçların gibi
denizin dibi kokmak isterim
seni öpmek isterim
yarım kalmış cümlelerime
yalnız güzel dudaklarından
bir nokta beklerim
seni öpmek isterim
keşkelerimle dolu
belkilerimi
nefesinle yakmak isterim
daha önce hiç öpmemiş ve
bir daha hiç öpemeyecekmişçesine
kadıköy'de bir akşam vakti
seni öpmek isterim
seni öpmek isterim
bendeki neyse senden yana
yine senin için
ellerimle bölmek isterim
gün doğmadan
vücudunda rüzgar olup
derinde esmek
dudaklarından öpmek isterim
seni öpmek isterim
güz gelmeden
bütün mumlarımı
ruhunla eritirim
ben her gece ölümü düşlerim
fakat ölmeden önce dudaklarını
kadıköy'de bir akşam vakti
doyasıya öpmek isterim
Eski Bir Kitabın Arkasında Rastlanabilecek, Çok Okunaklı Olmayan Bir El Yazısıyla Yazılmış Olması Muhtemel Bir Dörtlük
Mevsimler geçse de üzerimizden,Takvimler tükenene dek bileceğim.
Sen benimsin kar çiçeğim,
Yağmur olup üstüne döküleceğim...
Sevil (16/12/2012)
Evim. Güzel evim.Rüzgârın soğukluğu parmak uçlarımı kesiyor. Bunun gibi gecelerde anlıyorum ait olduğum yerin sokaklar, ait olduğum şeyin rüzgârlar olmadığını. Neyse ki çok yürümeyeceğim. Ceplerime bir bakayım.. Anahtarım yok. Neyse, karıcığım beni bekliyor olacak, asla uyumaz ben eve varmadan. Sevgi doludur o! Evimin papatya kokan kadını.
Saat kaç? Sanırım saatimi de evde unuttum. Yine de gecenin ilerlediği bariz. Ayaz tir tir titretiyor beni. Karıcığım kek ayırmış mıdır bana? Eve gidince sıcacık yerim kekimi, tabi oğlum bütün kekleri bitirmediyse. O da annesi gibi ya, gözlüyodur belki de yolumu şimdi. Yok canım, uyumuştur. Saat ilerledi! Ceplerime bir bakayım... Birkaç parça solmuş papatya. Koparılmışlar belli ki.
Evine dönüyorsun yaşlı adam! Sıcacık evine dönüyorsun. Her zamanki gibi sarı çiçeklerin kokusunu içine çekeceksin apartmanın kapısından içeri girmeden. Böylesi üşüdüğünü unutacaksın pembe apartmanının demir kapısına geldiğinde. Karının gölgesi seçilecek camda. Kitabını okuyor olacak kızcağız. Çoktan uyumuştur belki de, bütün gün evinde ortalığı toparlamaktan yoruluyor kadın. Dolaplarımız taşlı olmasaydı keşke, bu kadar yorulmazdı o da. Güzel bir ev ama, buna diyecek yok. Güzel bir kadın ve güzel bir de çocuk... Bir erkek başka ne ister ki?
Hiç olmadı zili çalar uyandırırım bizimkileri.
Bana kızmayın, böbürleniyorum da sanmayın. Böbürlensem de bu benim hakkım olduğu için böbürlenirim. Bütün bunlar için yıllarımı verdim! O gençlik yıllarımda tıpkı şimdi soğuktan titrediğim gibi dişlerim birbirine vura vura titrerken hep bu günleri düşündüm. Hep bunun için çalıştım; metrodaki yüzlerce solucandan biriyken bunun için diğerlerinin ter kokusunu içime çektim.
Üşüyorum. Bu egzoz kokusu çok tanıdık. Tıpkı olması gerektiği gibi sokak kokuyor. Ben bile sokak kokuyor olabilirim. Gider gitmez ilk işim duş almak olacak. Sanki yıllardır duş almıyor gibiyim. Banyo mu yapsam?
Evimi özledim. Kabuslarım bile bu sokağa yeniden mahkûm olmak, her şeyimi bir anda kaybedip avare yıllarıma geri dönmek. Eskisi gibi kalabalığın içinde boğlumaktan korktuğum bir gerçek. Karımı özledim. Oğlumu özledim. Evimi özledim. Onlar beni gerçekliğe bağlayan şeyler. Bütün bir sevgimi onların üzerine oynadım.
Montum bu kadar kötü durumda mıydı? Sevil'e göstereyim de bir terziye götürüversin.
Her şey sanki bir rüya gibi. Neden bu kadar soğuk? Ayakta durmakta zorlanıyorum. Kafamda küçük periler dans ediyor sanki. Bunları daha önce yaşamış mıydım? Ruhum yapayalnız. Yaşlanıyorsun... Bir şeyler yanlış. Evime geldim sayılır. Çok değil, yarım saat sonra mışıl mışıl uyuyor olacaksın ihtiyar. Biraz sabret.
Korna sesleri! Motora sıkışmış kedi gibiyim. Kayıp mı oldum yoksa? Hayır, doğru yerdeyim. Birazdan sağa döneceğim. Sokak ışıklarının altında çıplak gibiyim. Arabalar asla yaşayamayacağım bir hızla geçip gidiyorlar. Evim. Sevgi ve kor ateş. Karımın şefkat dolu göğsü.
Tarif edilemez bir özlem.
Böylesi bir özlem bir güne sığar mı?
Tamam, işte orada. Pespembe orada işte apartman! Kesinlikle üşüttüm, böyle incecik çıktığım için kızacak bana papatyam. Varsın, kızsın. Bir öpücük istiyorum sadece; dudaklarını hissetmek
Sarı çiçekleri geçiyorum. Ellerimi uzatıyorum ve geçerken kokusunu içime çekiyorum. Rüzgâr ve arabaların egzoz kokusunu alıyorum yalnızca. Rüzgâr ve insanlar, her şeyi öldürebilirler. Çiçekleri bile. Karımı ve oğlumu bile. Bir tek beni öldüremezler.
Zemin kat. Karımın gölgesi cama vuruyor, güzel, henüz uyumamış. Öylece bekliyor beni. Camı tıklatıyorum. Gölgesi kayboluyor birden. Bir sigara nefesi kadarlık bekleyiş... Nihayet dış kapı açılıyor. Bu çalan rüzgârın ıslığı. Çok geç, artık apartmana girdim.
Kapıda bekliyor beni. Sarılıyoruz. "Üşüdün mü?" diyor. "Evet," diyorum, "Seni çok özledim." Sımsıkı sarılıyorum.
"Hâlâ üşüyorum" diyorum, "Biliyorum" diyor.
Daha sıkı sarılıyorum, öylece duruyor. Sevil, ne güzel kadınsın. İzin ver de öpeyim seni. Oğlum nerede?
"Gel," diyor, "yatalım yatağımıza."
Sevil'i takip ediyorum. Oğlum uyuyor olmalı ki sessizce geçiyoruz odamıza. Doğruca yatağa atıyorum kendimi. Leş gibi kokuyorum, duş almalıydım yatağa girmeden. Hâlâ üşüyorum, karıcığım. Sen umursamazsın böylesine pis kokmamı, sakallarımın böylesine uzamış olmasını. Ne olursa olsun seversin beni. Soyunuyor musun? Soyun, özledim seni. Gel yanıma, yat. Hasta oldum sanırım, üşüyorum. Montum de yırtılmış, üstüne üstük geç de kaldım. Kızmıyorsun değil mi? Sev beni.
Toprak kokuyor saçların. Yatak örtüsünü yeni mi yıkadın Sevil? Üşüyorum, sarıl bana.
Rüyamda şömine ateşi göreceğim Sevil, uyumak istemiyorum. Gel, uyumayalım. Beraber uyanmamak gibi bir şansımız olmaz böylece. Oğlumuzu da yanımıza mı alsaydık? Çoktan uyumuş olmasaydı sabaha kadar sohbet ederdik.
Biliyorum, gülüyorlar. Birileri bana gülüyor, her sabah olduğu gibi. Üşüyorum Sevil . Külllerini istemiyorum, oğlumu ve seni istiyorum. Aksi takdirde ben de alev olmak istiyorum, pespembe apartmanımızı alan alev olmak istiyorum. İstiyorum ki ruhunuzla dolayım.
Biliyorum, sabah oldu ve ben sokağın ortasında çimlerde, öylece yatıyorum.
Büyütülecek Şeyler
günlerin bala çalındığı bir gündüzdü.kimi seher vakti der, önemsiz.
bir ben vardım kayda değer;
geri kalanı ya saatten habersiz,
ya bir köşede sızıvermiş
başı dumanlı kimselerdi.
saygıdeğer ben ve ben,
öylece dikilmekteydik
her şeyin başladığı gibi biteceği
güneş denli mavi suyun kıyısında.
çınlamamıştı henüz turnikeler;
vatandaşlar vurmamıştı cüzdanlarını.
çokça içilmişti yerdeki şişeler.
akşamdan kalma şeyler konuşurdu,
öyle vakitlerdi ki ayakta olana;
insanın zoru olmalıydı aklından,
fazla bile değil, yoktu güneş henüz,
vurmuştuk bizi denize karşı
önceki gün biçilmiş çimlere.
bizdeki dert de dertti çünkü;
paylaşamazdık sokaklar gibi,
yürünecek şey değildi üzerinde.
kırılmıştı balatamız.
kaybolup gitmiştik akan trafikte.
maaşlarımızı cebimize koyunca,
bir tek atmaya gidilmeliydi;
gönül ağladıkça büyürdü acı,
tesellimiz kadehin içine düşmüş
pekala kaybolmuş olabilirdi.
göz yaşlarımız niye akıyordu sahi?
biz miydik hayatımızın sahibi?
bir şans daha olsa elimizde,
döner miydik bu diyara?
sever miydik dün gibi,
insanlar gelemiyorken ölmeye?
bir daha ölecek olmak,
bir daha yaşamamaya yeğdi.
kaptırdık kendimizi bizler de,
felekten çaldığımız o gece
kayıtlarına geçmedi hiçbir karakolun;
planlandığımız gibi acıyorduk kendimize.
erekte olmuştu devasa derdimize,
söz gelimi aramalıydık bir derman.
temiz bir dayak isteseydik,
şimdiye masamızdaydı.
kendi hayatlarımızda rol çalan,
bir avuç figürandık belki.
heyhat, kader!
kim büyütmüyordu okşayarak dertlerini?
uğraş olsun diye aldık bir kere elimize,
bırakamadık da sonra,
bizimki ağız tiryakiliği.
sızacaktık az sonra çimlerde,
devrilip, yuvarlanırdık.
kurumadan gözlerimizin yaşı,
şen kahkahalar doldururdu,
yerdeki camdan şişeleri.
kimseden yoktu farkımız,
içimizde yaratır, dışımıza ağlardık.
öyle sönmez miydi yanan ateş?
boğazımıza kadar pisliğin içinde,
yuvarlanan domuzlar gibiydik.
konuşurduk ki, birileri halimize üzülsün ama
aslında bilirdik bir şeyden çakmadığımızı.
çakmağımızın ateşi gündüzü işaretlerdi,
göz yaşlarımız ise şahsi alanımızı.
yaşamaktı bu, birbirinin aynısı günler
ve yüz yıllardır gelip giderdi güneş.
dalgaların karaya vuruşu işten değildi,
o geniş bantın şahidi olduğum
elli asırdı benim varoluşum
kapatmışım gözlerimi,
iki nesil sonra, toprakta bir yerlerde
kaybolmuşum,
henüz sıra bendeyken,
antreden sakince geçiyordum işte;
bildiğim tek şeydi yaşamak.
yaşamak, başlı başına bir sahne.
repliğim yazmıyor ya sayfalarda
bana yakıştırılan bahçıvan rolümü,
büyüteceğim büyütebildiğimce.
Sakarya'nın Hırçın Suyu
Bundan 15 yıl kadar önce, Burdur'lu bir kız arkadaşım vardı,bir İstanbul seyahatinde hasbelkader tanışıp sevgili olmuştuk. Bazı haftasonları kaçıp geliyordu İzmir'e, ben de iki kuruş harçlık çıkarmak adına Güzelbahçe'de bir av dükkanında çalışmaktaydım o sıralar; derken bir gün Pamukova'dan bir telefon geldi: Dayım ayağını kırmıştı. Dükkandan bana ulaşabilmişler, anneme söyleyeyim diye aramışlar. Tatsız bir haberdi bu, kuzenimin okumak için Ankara yolunu tutmasıyla evin bütün yükü dayıma binmişti. Anneannem evi çevirir, dayım parayı getirirdi. Yengemin pazara tavukların üç beş yumurtasını satması ne evi doyururdu, ne suyu döktürürdü. Ben de ilk otobüsle köyüme gittim. Dayıma uğradım, sağlığına baktım ve iki hoşbeşten sonra vardığım akşamüzeri işe koyuldum. Bağın üç haftalık işi vardı toplamda. Sıkı çalışıp vakit kaybetmeden geri dönmeliydim, aksatmaya gelmezdi bağ bozumu.Ben çalışmaktayken kız arkadaşımın haberini aldım, iki haftaya İzmir'e geliyormuş. Aradım durumu izah ettim, iş biter bitmez çıksam söylediği tarihte orada olmam imkansızdı. Dedim ya, o zamanlar kız arkadaşımla buluşmak meseleydi benim için, ikimizin de müsait olduğu zamana denk getirmek her zaman mümkün olmuyordu. Durumun ehemmiyetini anlamış olsa da, telefonu kapatırken üzüntüsü sesinden belliydi.
Hem bu durumun üzüntüsüyle, hem de bağ bozumunu bitirip mümkün olduğunca hızlı bir şekilde evime dönmenin isteğiyle olağanca gücümle işe giriştim. Dayımı oğlu kadar seven bir Cengiz ağabeyimiz vardı, dayımın haberini alır almaz o oğluyla bana yardıma gelmiş sağ olsun. 5 kilometrekarelik, küçücük bir köydür Fevziye; Cengiz ağabeyimin gelişiyle beraber anneannemlerin kapısı üç günde bir çalar oldu, kimisi aşure getirmiş, kimisi elinde çikolata-bisküvi 'Hatice oğlunun haline takılıp canını sıkmasın, sohbete gidelim de kafası dağılsın kadıncağızın' diye düşünmüş. Ben ise elimden geldiğince çalışıp çabalıyorum, çünkü bütün bu atmosfere rağmen köy bana oldum olası çok sıkıcı gelmişti ve İzmir'imi çok özlemiştim. Birkaç günde bir sevgilim beni dayımı / işleri sorma bahanesiyle arıyordu ve sohbet ediyorduk. Günler böyle geçip gidiyordu.
İşe başlayalı bir buçuk hafta olmuş ki, sevgilim beni tekrar aradı. Hal hatır sorduktan sonra üç gün sonra İzmir'de olacağını, bensiz ne kadar da sıkıcı olacağını söyledi. Ben de benim yerime Kızlarağası Hanı'nda bir türk kahvesi içmesini, sahilde zaman geçirmesini söyledim. Telefonu kapattık. Cengiz ağabeyim de bu konuşmaya kulak misafiri olmuş. Bıraktı işini, geldi yanıma. "Oğlum," dedi, "kız arkadaşın mıydı arayan?"
Meseleyi anlattım. Üç gün sonra kızın İzmir'de olacağı ve benim burada bağ bozumuyla uğraşıyor olacağıma üzülsem de şikayetimin olmadığını söyledim. Babacan bir tavırla beni dinledi. "Hallederiz ulan Manavoğlu!" dedi. Ne demeye çalıştığını anlamadım. Oğluna seslenip sırayı onun bitireceğini, kendisinin benimle bir işi olduğunu söyledi. Keseyi çapayı traktöre yükleyip köy meydanına yollandık.
Cengiz ağabeyimin kardeşi Hüseyin Hoca vardı. Hüseyin Hoca da köyün amatör ligde oynayan takımı Fevziyespor'un hocalığını yapıyordu. Cengiz ağabey çağırınca koşa koşa gelmiş, ne olup ne bittiğini sordu. Cengiz ağabey beni gösterip "Bu delikanlıyı bir deplasman maçına çıkart da köyümüzün gururu Fevziyespor'un bir maçını izlesin," dedi.
Anlam verememiştim. Ne deplasmanı? Cengiz ağabeyim, benimle aynı şeyi düşünen Hüseyin Hocaya kafasındakini anlatırken her şey yavaş yavaş açıklığa kavuşmuştu. Benim halimi görünce üzülmüş ve biraz da kendi gençliğini hatırlamış olacak ki, 'Cerrah' Cengiz (Marmara bölgesinde çapkınlığıyla nam salmış bir adamdı Cengiz ağabeyim, sevgilileri de onu 'cerrah' diye tanır, öyle severlerdi. En azından köyde anlatılan buydu) ayarlayabilirse İzmir takımlarından biriyle dostluk maçı ayarlayıp beni de İzmir'e postalamayı düşünmüş. Bu fikir beni acayip mutlu etmişti. İnanamadım fakat mutluluğum aklıma gelen şu soruyla bölündü:-Ben İzmir'e gidersem kim uğraşacak ağabey bağ ile?
-Bizim tarlanın işi erken bitti, mevsimlik işçilerin parasını da vermiş bulunduk, yollarım sizin bağ bozumuyla onlar ilgilenirler Manavoğlu. dedi
"Aman ağabey ne yaptın, zaten günlerce uğraştın benimle beraber bağ bozacağım diye, şimdi hem beni maça yolluyor hem de bağ işiyle sen uğraşıyorsun, olur mu öyle şey?" demeye kalmadan Hüseyin Hoca telefona sarılmıştı. "Hangi takımlısın sen?" dedi, "Altınordu ağabey," dedim. O zamanlar Altınordu amatör ligde oynuyordu, Hüseyin Hoca da 'küçük bir dostluk maçını ayarlamak öyle çok zor olmaz' diye düşünmüş olacak ki "Halledeceğim ben," dedi, "sen şu iki gün iyice çalış da hak ettiğini göster bakalım bana."
Ben de o iki günü nasıl geçirdim hatırlamıyorum. Hüseyin Hoca, işin içine biraz da tanıdık katarak, maçı ayarladığını bana müjdelediğinde kız arkadaşımın İzmir'e varmasına bir gün vardı. Sevgilimi hemen aradım ve onu çok sevdiğimi söyledim, normal şartlar altında maçlarını asla kaçırmadığım Altınordu'nun yarın oynayacağını haber aldığım hazırlık maçını benim yerime izleyip izleyemeyeceğini sordum. Seve seve izleyeceğini söyledi. Telefonu kapattık.
Akşamüstü takım için kiralanmış iki minibüs köy meydanına park etmişti. Futbolcular ve on-onbeş köy sakiniyle minibüslere doluştuk. Hakan ağabeyim, Kenan ağabeyim, Rıdvan amca, Hüseyin Hoca, Cerrah Cengiz ve diğerleriyle beraber İzmir'e gidiyorduk. Yıllarca beni 'İzmirli' diye çağıran, canımdan çok sevdiğim ağabeylerimle beraber tuttuğum takımla köyümün takımının maçını izleyecektik. İçim kıpır kıpırdı. Marşlara başladılar:
Hiçbir sevgi dolduramadı,
Aşkın kalbimi parçaladı,
Hayatımın en son noktası,
Sensin Adapazarı.
Güzel bir yolculuğun ardından sabah saat 9 gibi İzmir'e vardık. Buca Stadı'na girerkenki heyecanımı anlatacak kelime bulamıyorum. Bütün takımın ve bizlerin ardından Hüseyin Hoca indi, hocamız Seyit Mehmet Özkan ile el sıkıştılar ve koyu bir sohbete daldılar. Ben de Hakan ağabeylerimi alıp stada yakın çaycıda iki çay içip kendime geleyim dedim.
Saat 12'ye 10 vardı. Stadın karşı tarafında sevgilimi gördüm. Kendine uzak bir köşe seçip sakince oturuşunu gördüm. Cengiz ağabeye sarılıp vedalaştıktan sonra sevgilimi aradım. Telefonu açtı. "Neredesin," dedim, "Maça geldim şimdi, birazdan başlarlar, dedi." Bir yandan onun yanına giderken öbür yandan lafı uzattım, nasıl olduğunu, günlerinin nasıl geçtiğini sordum. O da tek tek cevap verdi. On adım kadar yanına gelmiştim ki, "Kapatıyorum ben, hadi görüşürüz," dedim ve telefonu suratına kapattım. Tam bana söylendiği sırada arkasından yanaşıp yanına oturdum. Başlangıçta çok korktu fakat ben olduğumu fark edince korkusunun yerine şaşkınlık aldı. "Ne işin var burada," dedi. Kolumu omzuna atıp ona sürpriz yapmak içinin bu kadar yol geldiğimi ve maçı ayarladığımı söyledim.
Maç Altınordu'nun 4-0lık galibiyetiyle bitti. Maçtan sonra herkesle tek tek vedalaşıp köye selam yolladım. Dayım bir hafta sonra kendine gelmiş, bu arada da bağ bozumu çoktan bitmişti. Ben ise o gün mükemmel vakit geçirmiştim.
Daha sonra sevgilimle aramız bozuldu ve ayrıldık. Şimdi bir oğlum ve dünyalar güzeli bir karım var. Bunca yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ bu anıyı hatırladıkça yüzüm güler. Cengiz ağabeyle o günden başlayan dostluğumuz iki sene önce vefatına kadar devam etti. Benim ise elimde 2000-2001 sezonu Fevziyespor forması ve insanlarla paylaşabileceğim muazzam bir maç anısı kaldı. Fevziyespor sen çok yaşa!
10.000 Tane Yırmıh
(...)"Peki," dedi adamın küçük kız diye hitap ettiği -aslında küçük kızlıktan sıyrılılalı epey vakit olmasına rağmen bu durumu kendi yaşlı sapkınlığına veren adamın muhattabı- genç kadın adama, "sizi şu anda ne mutlu ederdi?" Ufak bir omuz silkmenin karşılığında, gözlerini ayırmadan:
-Lafı geçiştiresiniz diye sormuyorum bunu Yüce Julius. Soruma cevap verin. Dikkat ettiyseniz saygıdeğer 'siz' kalıbıyla kuruyorum cümlelerimi, dedi.
Adam dört duvar içinde hapsolmuş kıpırtısız havada iyice solmuş sigarasını dudaklarıyla harladı, çıkan dumanı alabildiğine içine çekti. Kendi kendine söylediği yetmiyormuş gibi, küçücük bir kız tarafından düpedüz dalgaya alınmak kendisine koymuştu ama, biliyordu ki elindeki sigaradan ve sokakta yürürken kendini hatırlamasıyla duruşunu dikleştirmekten başka bir şey değildi:
-Ucuz bir genel kültürün mahsulü olmak beni onore etti doğrusu. Saygıdeğer bendenizin sürekli yerdiği fakat parçası olduğu bu tekdüzeliği önlemek adına hiçbir şey yapamayışı ancak bu kadar güzel özetlenebilirdi. Alkışlarım senin için.
"Hayır" idi kızın cevabı, kısa ve öz, "kendi ayak parmaklarınızı görmekten aciz olmanıza rağmen içinizde bir yerlerde, gizlice, bir gün gökyüzünde biz basit insancıkları görmezden gelebileceğiniz bir yere oturup hiçbir şey için kaygılanmanıza gerek kalmayacağınıza inanıyor oluşunuz alkışlanacak kısım. Kahraman olmanız için illa birilerinin imparatorluğunu mu yakması gerekiyor? Hoş, kostümünüz ödünç alındı, kahraman da değilsiniz ya."
Küçük kızın haklı olduğu bir nokta vardı. Julius'un varoluşu gereği dile getirildiğinde karşı çıkamadığı şeylerdi kendine çoktan itiraf etmiş oldukları; herkes gibi Julius'da kendine ağlardı ve en iyi kendisi bilirdi zayıflıklarını. Kaybettiği bunca yılın yanında kazandığı anılar, öylece durup bakmaktan keyif aldığı sanatlı şeyler, heyecanla giriştiği işlerin eskide kaldığı yetmezmiş gibi yanında bunca yılı da götürdüğü için kendinden geç doğmuş -kendinden öncesini yaşayan insanlara kırgınlıkla karışık nefretle bakmaktan kendini alamazdı. Kendisine mutlu olduğu vakitleri sorduğunuz zaman ise -doğal olarak- geçmişten bahsederdi, bunca karmaşanın arasında elleriyle tutamadığına emin olduğu ömrünün gölgede kalmış kısmına bakar ve iç çekerdi, ironik olan ise hayatı böyle gözlerle gören bir adam olan Julius en çok da ömrünün ilk dördününü henüz tamamlayan insanlara öykünürdü. Yaşayıp bitirdiği gençliği bugün yaşayanlara yaptığı 'masumiyet' yakıştırmasının altında müthiş bir kıskançlık yatıyordu. Ona kalsa hiç yaşlanmamalı, ömrünün her geçen günü gerek fiziksel gerek zihinsel olarak daha da ilerlemeliydi. -Tam olarak bu yüzden- Yine ona kalırsa insan doğduğu an bitmişti.
-Beni geriye götüren şey ne biliyor musun küçüğüm? Gözlerine baktıkça biliyorum ki, bu dünyada benim için yeni hiçbir şey kalmamış. Hiçbir şey. Gece güzelce bir uyku çekip yeni güne uyanmak gibi şeyleri neden umursamam gerektiğini işte bu yüzden anlamıyorum. Zaten bitirmişim hayatı, ucuna kadar gelmişim. Sonunu tatmak için iyice sıkıp kendimi yormama ne gerek var? Huzuru seviyorum ben. Belki de daha fazla düşünmemeliyim.
Kız ağzını açtı, kaşı kalktı, şaşırdı. Koskoca imparatorun öncelikle prensipleri olmak üzere her şeyini bir kenara bırakıp kendisiyle bu denli açık konuşması onu şaşırtmıştı. İletişimlerinin doğası gereği, kendisi her zaman ulaşılamaz ve sürprizlerle dolu olandı; takındığı mahvolmuş tavırlara rağmen kıskanılacak derecede şanslı ve başarılı olan ise ihtiyardı. Tam o an cümlelerini karıştırmış olan kız, iki parmağını göğüslerinin arasından aşağı sürüdü, suflörlük için biçilmiş kaftanlardı.
"İyi de, siz olmaktan vazgeçtiğiniz sizliğinizi seçmemiştiniz ki" ,dedi kız nihayet, "sizin seçtiğiniz şey varınızı yoğunuzu masaya bırakıp çıkıp gitmekti. Fakat, yalnızca iyi niyetinizi düşündüğümden, elinize güvenmiyorsanız böyle fevri bir karar almamanızı öneririm."
Yarısı konuşma çizgisi, yarısı iki tırnakla gelişen böylesi diyaloğu böylece kestirip atmasına izin vermezdi Julius, ki ekledi:
-Belki dünyanın bütün bilgeliğine ve en sağlıklı karar verme mekanizmasına sahip olmayabilirim ama dünyanın tamamını görmüşüm gibi konuşmuyorum. Ya da, şaşırtıcı derecede sizin yaptığınıza benzer bir şekilde, filizlenmiş düşüncelerinin gövdesi bir kazığa henüz sarılan bir kız gibi kişisel temizliğimden önce duru ve kesinlikle hatasız aklımı önemsemiyorum. Bu da bir şeydir.
-Her zaman saldırgan olmak zorunda değilsiniz, imparator. Ben sizin istediğin kadar sizinim, biliyorsunuz. Sizi burada bırakıp gitmek istesem dahi, kudretiniz benim gibi basit bir kızın altından kalkabileceğinden çok daha fazla. Yine de gelin görün ki, yaz geldi sayılır, havalar ısındı, sıcacık oldu; bir yıl oldu neredeyse -neredeyse'si fazla- ve siz girdiğiniz kabinden hâlâ çıkamadınız. İşinizi görmek için girdiğiniz koca soyunma kabiniyle etrafta dolaşıp yaşayamazsınız imparator. Başından beri sizdiniz, içinizi öylesine boşalttınız ki konuşurken ses tellerinizi titreten şeyin ağzınızdan giren rüzgar olduğunu düşünmeye başladım. Ben size bakan bir ikinci şahsım, üçüncü olmayışımın sebebi hep sizinle oluşum. Sadık bir rüyayımdır, imparator Julius.
Büyülü bir zamanlamayla esip geçen rüzgar, şatoyu yarım dakika sessizliğe boğacaktı.
-"Neredesin ey özlediğim günler? Bak, bütün ömrümü seni aramaya adadım."
"Yine de" ,dedi genç kız, "boşa harcanmış bir ömür demem ben buna. Ya da varolmaya başladığı an bitmiş bir ömür. Bütün bu düşünceler sizi ucuz hiççiliğe itiyor, ki bu türden bir felsefe de lise sıralarında hiçbir şeyi düşünmek zorunda olmayan kızlarla yapılıyor. Kendinize acıyacaksanız, ne kadar sefil bir yaradılışa sahip oluşunuza değil, ne kadar sefil bir şeyi oynadığınıza acıyın."
(...)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bunları Sevdiler
BLOG ARŞİVİ
- Ağustos 2013 ( 2 )
- Ekim 2013 ( 1 )
- Aralık 2013 ( 1 )
- Nisan 2014 ( 2 )
- Haziran 2014 ( 1 )
- Kasım 2014 ( 9 )
- Ocak 2015 ( 3 )
- Nisan 2015 ( 1 )
- Mayıs 2015 ( 1 )
- Ekim 2019 ( 1 )
İzleyiciler
Kaynak belirtilmek kaydıyla sanal ortamda alıntılanabilir. Aksi davranışlar hak ihlalidir. Blogger tarafından desteklenmektedir.
.png)